EVİ YENİDEN KURMAK

Ev bir sığınaktır ve insan daima bir barınak/sığınakla mevcuttur. Yaşama katıldığı ilk andan onu terk ettiği ve ötesine geçtiği ana kadar, yeryüzü mevcudiyetini o ev-sığınağa borçludur. Ana rahmiyle mezar arasındaki benzerlikler ve zıtlıklar insanın yeryüzündeki var oluşunun ve onu kuşatan kültürel serüveninin bir özetidir. Muhtaciyetle başlayıp muhtaciyetle biten bu yaşam içinde insan varlığını eviyle ifade eder.

Ev bu anlatımdan çıkan netice olarak korunak diye tanımlanabilir. Freud’un ‘tekinsizlik’ kuramının kaynağı, özü bu nedenle evdir. Ev, tanıdık olanlarla yüklüdür. ‘Yabancı’ ise evin dışında kalandır. Kişi olduğunda yabancı diye nitelendirdiğimiz varlık, başka bir olguyla bütünleştiğinde ‘tekinsiz’ olacaktır. Dolayısıyla tekin olan ev ve içiyle, tekinsiz olan ev dışıyla ilgilidir.

Evle güven arasındaki bu ilişkiyi Freud çok tanınmış bir başka tanımında yerle bir eder. Çünkü evin tanıdık çehresi, evin güven ve tekinlik duygusu veren yapısı ‘ben’le/ego’yla ilgilidir. Ben kendimi nerede güven içinde hissediyorsam ev orasıdır.

Yurt bu duygunun en ileri noktasıdır. Yurt bir evdir. İnsanın kendisini yurdunda güven içinde duyması onu bir ev olarak benimsemesindendir. Kişi yurdunda evdedir. Yurdun dışı yabanıldır. Tekinsizdir. Yurdun dışında ‘yabancılar’, ötekiler yaşar.

Bu gerçek bir yaklaşım değildir. Politik olanın doğal olan üstünde kurduğu hakimiyetle edinilmiş bir düşüncedir. Kant’ın önerdiği tanım bu yabanıllığı aşmayı öngörüyor ve ‘sürekli barışın’ ancak insanların birbirine mesafesinin ortadan kalkmasıyla sağlanacağını öngörüyordu. Bütün dünya ‘evimiz’ olduğunda, bu enternasyonel geliştiğinde düşmanlıklar sona erecekti.

Küreselleşme kısmen bu düşün gerçekleştirilmesiydi. Ama ardından gelen savaşlar, yıkımlar düşü kötü bir gerçekle dönüştürdü. O sarsıntıları ise göçler izledi.


Göç insanın hayatta karşılaşabileceği en korkunç deneyimlerdendir. Bachelard, evin bize anılarımızı bağışlayan odalardan oluşmuş mekan olduğunu öğretti. Farklı odalarda farklı anılar beslesek de ev bir bütün olarak huzurun mekanıdır. Ve Bachelard’a göre mekanın poetikası esasen zihnin değil ruhun fenomenolojisidir. Ev, zihinden çok tinin mekanıdır. Göç, beden ve zihinden çok ruha inen bir darbedir.

Günümüz yersiz yurtsuzlaşmış insanların dünyasına tanıklık ediyor. Sokaklar göçmenlerle yüklü. Göçmen evini terk etmiş, anılarından kopmuş, ruhu parçalanmış insandır. Belki ve ancak yeni bir hayat kurar, yeni bir yurt edinirse bir nebze sağaltabilir onu.

Eda Soylu, evini söküyor. Evinin kapılarını galeri mekanına taşıyor ve onlarla yeniden bir ev kuruyor. Bachelard, evlerdeki çekmecelerin bile bir poetikasının olduğunu belirtiyordu. Sokaklar dolusu göçmenlerle özdeşleşme içine Eda Soylu, evini yeniden kurarken ikili bir süreci başlatıyor: evin sökülmesi, göçmenlik. Bunun içerdiği, yüklediği tekinsizlik duygusu. Parçalanmış bir evin yarattığı yıkım hissi. Ama galeri mekanına o evi yeniden kurarken bu defa yabancı bir yurtta yeniden ev kurmanın her şeye rağmen getirdiği tekinsizlik duygusunu, onu aşmanın sınır şartlarını sorguluyor: başkasının yurdu bana bütün yabancılığım ve yerleşikliğimle yeni bir ev fırsatı verebilir mi?

Bu sadece büyük ve siyasal göçlere dönük bir sorgu değil. Bütün dünyanın içinden geçtiği kentsel dönüşüme, içinde yaşadığımız mekana yabancılaşmanın en ilginç türlerinden biri olan yeni/den kent kurmaya dönük bir sorgulama aynı zamanda. İçinde olduğumuz ve dışına atıldığımız bir dünyanın kabalığını yere serilmiş, betonun içinde kuruyan çiçeklerle gösteriyor Soylu.

Modern dünya insanın yabancılaşma tarihidir. Doğayla bir bütün olan insan modernleşmeyle birlikte önce ondan kopuyor sonra da kendisine, doğallıkla bütünleşmiş emeğine yabancılaşıyordu. Bu zamanla insanın neredeyse bütünüyle kendisine yabancılaşmasına dönüştü.

Eda Soylu kurumuş çiçeklerin fenomenolojisiyle ve onları mekanın içinde kendi evinden oluşan bir mekanla bütünleştirerek bu yabancılaşmanın altını çiziyor. Doğanın yittiği ve mimesinin ortadan kalktığı bir dünyada doğanın ötedeki anlamını çağrıştırarak ve bizi yıkımların esiğine taşıyarak feonomenolojik olanı kültürel ve siyasalın içine çekiyor.

Bu bir distopya sorusu aynı zamanda. Dünya bir gün bitecek mi? O eşikte yaşıyoruz. İklim değişikliğiyle dönüşen bir dünya olduğunu biliyoruz. O değişimin yarattığı bitim duygusunu yaşıyoruz. Bu bir distopya. Distopyanın gerçekliği. Eda Soylu, evi yeniden kurarak, o evi başka bir mekanda, derme çatma bir şekilde yeniden inşa ederek, tekinsiz bile olsa, bize insanın evinin kendisi olduğunu, insanın kendisini evinde bulduğunu duyumsatıyor.

Freud’un ego, kendi evinde bile efendi, hükümran değildir derken acaba tam da bunu mu kast ediyordu?

Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman 

CONSTRUCTING THE HOUSE ANEW

 

Home is a shelter and a human being is identified with a shelter/refuge. From the moment one comes to life and leaves it or goes beyond it, one owes its existence to that shelter. The similarities and oppositions between the mother’s womb and the tomb is the summary of the human being’s existence on earth and the cultural adventure that surrounds one all through. Ina world that starts and ends with dependence, humans express their existence with their homes.

As a result, home can be defined as a refuge. Thus, the source of Freud’s theory of ‘uncanny’ was the home. Home is filled with all those that are familiar. ‘Stranger’ is the one who is outside home. The person whom we identify as a stranger will be called ‘uncanny’ when taken into consideration with another phenomenon. This is why what is canny is related with the home and interior of it and what is uncanny is related with the outside of home.

In another famous statement of his, Freud undermines the relationship between home and confidence. Because the familiar outlook of home and the structure of it that give the feeling of confidence and canniness is related with ‘self’ and ‘ego’. Wherever I feel confidently at home is home.

Homeland is the farthest end of this feeling. Homeland is home. Humans feel at home in a homeland since one identifies with it as home. A person feels at home in one’s homeland. Outside home, one feels foreign. Man is uncanny. Outside the homeland live the ‘strangers’, the others.

This is not a realistic approach. It is a thought marked by the dominance of the political over the natural. The definition put forth by Kant as such, requires going beyond savageness and infers the realization of the ‘eternal peace’ only by the elimination of the distances among people. The hostilities would end when the whole world became our ‘home’ and the notion of international developed.

Globalization partially signified the realization of that dream. Yet, the wars and the devastations that followed it made that dream turn into a malignant reality. And, all those devastations were followed by migrations.

Migration is one of the most horrible experiences that a person can ever have. Bachelard taught us that home was a space that was made of chambers that bestowed us with our memories. Home, in total, is the space signifying peace despite the fact that we grow different memories in different chambers of it. And again according to Bachelard, the poetics of space is essentially the phenomenology of the soul rather than the body. Home is the space of the soul rather than the mind. Migration hits one’s soul rather than one’s body and the mind.

In our age, we witness the world of those who are left without a homeland. The streets are full of migrants. A migrant is a person without a home and a broken soul who left one’s memories behind. A migrant can only be healed if and only he/ she establishes a new living and acquires a new homeland.

Eda Soylu deconstructs her home. She carries the doors of her home to the gallery space and constructs a new home by means of those doors. Bachelard said that even the drawers in the households had certain levels of poetics. Eda Soylu, identifying herself with streets full of migrants, reconstructs her home by referring to a double-edged process: reconstruction of home and migration. Plus the uncanny feeling that is entailed and marked by it along with the feeling of destruction that the devastated home created. Yet, as the artist reconstructs the home in the gallery space, she achieves to question the uncanny feeling of establishing a home in a foreign homeland despite all, together with the conditions required for overcoming it: Can the homeland of a stranger give me the opportunity of constructing a home despite my foreignness and urgency of settlement?

The process of questioning here is not limited at all with the major political migrations. It is also a questioning witnessed by the whole world aiming at the urban transformation and the reconstruction of the city which is one of the most interesting examples of being alienated to the spaces that we lived in. Soylu highlights the human density of a world that we both live in and get kicked out by means of flowers drying up inside the concrete.

Modern world is the history of man’s alienation. With the period of modernization, humans who used to be one with nature first got separated from it and then became estranged to themselves as well as to their labor once identified with the nature. That in time turned into one’s almost total self-alienation.

Eda Soylu underlines this very process of alienation by means of the phenomenology of dried flowers integrating them to a space called home. She re-expresses the phenomenological as cultural and political in a world where the nature and its meme are long lost by calling our attention to the other meaning of the nature and carries us to the threshold of destructions.

This is also a question of dystopia. Will, one day, the world end? We live in that very threshold indeed. We know that our world is transformed by climate change. We experience the feeling of devastation created by such transformation. Eda Soylu makes us feel that one’s home is one himself/ herself and one feels at home in that space, no matter how uncanny it is, by reconstructing that home in another space no matter how shabbily it might have been made.

Did Freud actually mean this when he stated that the ego was not even the sovereign of its own home?

 

Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman